6.ESAS-(HERZAMAN ALLAHA YÖNELMEK)-TEVECCUH  

Tamamen Allah’a (CC) yönelmek demek O’nun (CC) dışındakilere çağıran her şeyi tıpkı bir ölü gibi terk etmektir. Burada salik, sadece Allah’ı (CC) ister. O’nun (CC) dışında ne bir mahbub, ne matlub ve ne de bir maksadı vardır.

İnsanın Allah’a (CC) yönelişi bir insanın öldükten sonraki eşyaya karşı olan tavrına benzetiliyor. Gerçekten böyle olmazsa insan kendisini tamamen O’na (CC) veremez. Onun için hiçbir şeye karşı ilgi ve istek duymak yoktur artık. Buna çocuk, kadın, mal hatta Kabe ve benzeri yerleri ziyaret etmek bile dahildir. Kısacası salik’in kendini masiva ile olan her türlü ilişkilerinden koruması gerekir. Hatta zahiri ve batını ilim ve kanunlardan bile kalbini tecrid etmesi gerekir. Çünkü zahirî ilim salik’in dünyası, batini ilim ise onun ahireti gibidir. Dolayısıyla sûfînin kendini dünya ve ahiret ile olan ilişkilerinden kurtarıp tamamen Allah’a (CC)  tahsis etmesi gerekir.

Bu mertebedeki birine  bütün peygamberlerin ve velilerin makamları kendisine teklif edilse onlara bir an bile iltifat etmez, ilgi göstermez. Çünkü  (manevi) makam, mevki aşkı ve ilgisi insanı Allah’a (CC) giden yoldan alıkoyar. Bunun için salik kendini bu gibi düşüncelerden ve belki de Hakk’ı (CC) bile istemekten hazer etmek gerekir. Çünkü Cenab-ı Allah (CC) Kur’an-ı Kerim’de: “Allah (CC) sizi kendi nefsinden sakındırır."

Çünkü Allah’ı (CC)  sevme bile O’na (CC) giden yolu kesen bir garaz olabilir. Buna çok dikkat etmek gerekir. Allah’ı (CC) istemede bir ikilik (ortaklık ve insanın kendi enesini de hesaba katması) olabilir. Fakat ehl-i tevhid bu çelişkiye asla düşmez. Bu inceliği kavrayamayan nice salik gayeye ulaşmayı başaramadı.

Bu konuda Cüneyd-i Bağdadî (KSA) şöyle der.”Sıddîk bir insan binlerce yıl Allah’a (CCC) müteveccih durumda olup da O’ndan (CC) bir an bile yüz çevirirse kaybettiği kazandığından daha fazla olur.

Burada zikredilen sıddîk ‘arif anlamında alınmıştır: Yoksa sıddik makamına ulaşan kimseden -bir an bile olsa- Allah’tan (CC) yüz çevirmesi düşünülemez. Cümle farazidir. Bunun için şart edatı kullanılmıştır. Bu makama ulaşanlar genellikle katettikleri seviyeyi sabit tutarlar. Yaşanan her tasavvufi hal bir öncekinin üzerine bina edilir. Her zaman bir önceki  mesafeleri  ihtiva etmektedir. Akl-ı evvelden insan durumuna gelene kadar böyledir. Bir sonraki mertebe her zaman bir önceki mertebeden daha   kapsamlıdır. Bu son mertebenin olması için ilk mertebe (mertebe-i safile)nin olması gerekir. Yoksa böyle düşük mertebelerin yaratılması abes olurdu. Bütün mertebeleri bünyesinde toplayan insan onun için en üstündür. Nitekim Hz. Peygamber (SAV) Efendimiz kendinden önceki peygamberlerin özelliklerini taşıdığından dolayı onlarla eşit olduktan sonra onlardan üstün kılan bazı dereceler de edindi. Harflerde de bu durum vardır. “Hû” iki farklı derecede olan harflerden oluşmaktadır. “He” harfi harflerin çıkış yerlerinden olan boğazın en sonundan çıkar. İkinci harf olan “vav” harfi ise en son çıkış yeri olan dudaklardan çıkmaktadır. Böylece bir insan “Hû” deyince bütün harfleri zikretmiş olur. Mutasavvıflar bunun için zikirde vird olarak “Hû” çekerler. Çünkü bununla bir insan bütün harflerin ve çıkış noktalarının üzerinden geçeceğinden Cenab-ı Allah’ın (CC) bütün isimlerini zikretmiş olacaktır. Her ne kadar bazı zahiri alimler bunun bir zamir olduğunu ve dolayısıyla anlamsız bir vird olduğunu söylemişler ise de bu mesele onların bildiği gibi değildir.