“Yazar Dr. Furkan Aydıner’ in ateist bazı
gruplara Allah’ı anlatırken tutmuş olduğu görüşme notlarını içeren kitabından
özetlenmiştir.”

Farklı dinlere mensup insanların kafalarındaki yanlış “Tanrı” inancı ile
Kur’an’ ın tarif ettiği “Allah” arasındaki farklar ve İslama göre Yaratıcı’ nın
özellikleri nelerdir?”
Kur’an bu soruya çok kısa, ancak derin manası olan bir sure (İhlas
suresi) ile cevap verir. Bu sureyle, Allah, insanlar arasındaki çok yaygın bir
yanlışı düzeltmeyi murat ettiği gibi, Müslümanları da Hıristiyanların düştüğü
hataya düşmekten muhafaza ediyor. İhlas suresinde Allah, yukarıdaki sorumuza,
mealen, şöyle cevap verir: “De ki, Allah birdir. O Samed’dir. Doğurmamıştır
ve doğurulmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.” Birinci ayet, Allah’ın bir
olduğunu ve birden fazla olmadığını söyleyerek her türlü şirki reddediyor.
İkinci ayet, O’nun hiçbir şeye muhtaç olmadığını, ancak her şeyin, her an, O’na
muhtaç olduğunu ifade ediyor. Üçüncü ayet, teslis inancının yanlış olduğunu,
doğan ve doğuran bir şeyin ilah olamayacağını belirtiyor.(1) Dördüncü ayet, O’nun yaratıcı olarak, bütün
yaratıklardan farklı olduğunu ifade ederek O’nu herhangi bir şeye benzetmenin
doğru olmadığını söylüyor.
Kur’an, her an yaratma halinde olan ve Kayyum
isminin tecellisiyle kâinatı an be an varlık aleminde tutup devam ettiren aktif
bir yaratıcıdan bahsediyor. Kainatı saat gibi kurup kendi haline bıraktığını
iddia eden deistlere cevap verircesine Kur’an şöyle diyor: “Göklerde ve yerde
bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir.” (Rahman
Suresi, 29) Ayet, ilginç bir şekilde, bütün mahlûkatın her an Allah’tan
ihtiyaçlarının giderilmesini talep ettiğini ve Allah’ın da bu isteğe cevap
verdiğini söylüyor. Ayeti sondan başa okuduğumuzda ise, sürekli yaratma
olmasaydı, varlıkların dua etmesinin bir anlamı kalmazdı manası çıkıyor.
Yaratılan kainatın her an Kayyum ismiyle varlık aleminde tutulduğunu şu ayetler
haber veriyor: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan daima diri ve
yarattıklarını koruyup idare edendir” (Bakara Suresi, 255 ve Âli İmran
Suresi, 2).
“Allah kainat’ı neden yarattı?” , “Varlığını bize bildiren deliller
nelerdir?
Bir Hadis-i Kudsi’de Allah şöyle buyuruyor: “Ben gizli bir hazineydim.
Bilinmek, tanınmak istedim; bundan dolayı da beni tanımaları, gizli güzellik ve
mükemmelliğimi bilmeleri için varlıkları yarattım.”(2) Bu ifadeye göre, Rabbimiz kendini bize bildirmek
ve tanıttırmak için bizi ve içinde bulunduğumuz kâinatı yaratmış. O halde,
sonsuz kudret sahibi olan Rabbimiz her türlü yolla kendini bize tanıttırarak
yaratılış gayesini yerine getirmiş olmalı.
Beni üç hafta öncesinde hiç
biriniz tanımıyordunuz. Şimdi kısmen tanıyorsunuz. Sizinle yüz yüze görüşüp
sözlerimle kendimi anlatmak yerine, başka iki yolla da kendimi tanıtabilirdim.
Birincisi, size bir elçi vasıtasıyla, bir mektup göndererek kendimden
bahsedebilirdim. İkincisi, hiç kimsenin taklit edemeyeceği eserlerimi size
göstererek kendimi tanıtabilirdim. Sizler de eserlerime bakarak ne tür
maharetlere sahip biri olduğumu öğrenebilirdiniz. Teşbihte hata olmaz, aynen bu
misaldeki gibi, Rabbimiz de, hem peygamberler vasıtasıyla göndermiş olduğu
mesajlarla (ilahi kitaplarla) hem de kâinatta her an cereyan eden sonsuz
icraatlarıyla (kâinat kitabıyla) kendini bize tanıtıyor. Hz. Muhammed’in
(a.s.m.) şahsında tüm insanlığa gönderilen ilk emrin “oku” olması da bu
sırdandır. Aklı başında bir insan, ilahi kelam olan “Kur’an-ı Kerim’i” ve
kâinat kitabı olan “Kitab-ı Kebir’i” okuyarak Rabbini tanıyabilir. Bu anlamda,
Hz. Muhammed (a.s.m.), Rabbimizi bize bildiren iki kitaptaki ayetleri ders veren
bir öğretmen ve bir rehberdir.
Kâinatta gördüklerimiz, doğal
yasalara göre işleyen doğal kuvvetlerin etkileşimiyle oluşan nesnelerdir.
Kâinatta her şeyin Allah’ın eseri olduğunu nereden biliyoruz?
Her şeyin Allah’ı gösterdiğini görmek için seküler bilimin bize taktığı
“tabiat ve tesadüf gözlüğünü” çıkarmamız gerekir. Onun yerine, her şeyin
hakikatini gösteren “iman gözlüğünü” takmamız lazım. Determinist bilim, her
şeyi, sebep-sonuç ilişkisi içinde açıklayarak sıradanlaştırıyor. Kur’an ise,
görünürdeki sebepler perdesini aralayarak her şeyin harikulade olduğunu
gösteriyor. Einstein’ın ifade ettiği gibi, “hayatınızı yalnızca iki şekilde
yaşayabilirsiniz; birincisi, her şeyin sıradan olduğunu düşünerek; ikincisi, her
şeyin olağanüstü veya mucize olduğunu görerek”. Kur’an, bize ikinci yolu
gösteriyor. İçinde yaşadığımız alemde “her şey”in harikulade ve mucize olduğunu
söylüyor. Bu sırdandır ki, Kur’an, ısrarla, “düşünmez misiniz!”, “akletmez
misiniz!”, “akıl sahipleri için şüphesiz bunda ibretler vardır!” manasındaki
ayetlerle(3) insanı kâinattaki mucizeleri
görmeye teşvik eder.

“Neden her insan Allah’ı gösteren Ayetleri kolaylıkla
göremiyor?”
Kanaatimce, Allah’ı bildiren ayetleri
görmemize en büyük engel seküler bilimin sebep-sonuç ilişkisine dayalı
determinist yaklaşımıdır. Örneğin, bir elma, Allah’ı bize bildiren mucizevî bir
meyve iken, seküler bilim, elmanın elma ağacından, ağacın çekirdekten ve
çekirdeğin DNA’daki programdan, DNA’nın moleküllerin farklı dizilişinden ve
moleküllerin de atomlardan oluştuğunu açıklayarak sıradanlaştırır. Bir insan,
sebepler perdesini kaldırıp bir elmanın sonsuz kudret sahibi Allah’ın ilim,
kudret, hikmet ve rahmetinden geldiğini anlayabilir. Seküler bilim, her şeyin
sebebini araştırarak gizemini çözdüğünü düşünüyor. Yani, gördüğünüz nimetlerin
arkasında bir Mün’im (nimet verici) aramayın, onlar şu sebepler zincirinin
sonuçlarıdır, diyor. Oysa elmayı elma ağacından bilmek, elma suyunu içinde
bulunduran “akıllı makinelerin” (vending machine) elma suyunu yaptıklarını
söylemek gibidir. Akıllı makinelere parayı koyup elma suyu kodunu girdiğinizde,
makine bize elma suyu veriyor. Para yerine, elma ağacına su ve gübre
verdiğimizde, ağaç bize elma veriyor. Akıllı makineler, elma suyunu yapacak ilme
ve kudrete sahip olmadığı gibi, elma ağacı da, bütün bilim adamlarının bile
yapmaktan aciz kaldığı elmayı yapamaz. Akıllı makinelere meyve sularını
yerleştiren ilim ve kudret sahibi biri olduğu gibi, Allah’ın akıllı makineleri
olan meyve ağaçlarına da meyveleri takan sonsuz ilim ve kudret sahibi biri
vardır.(4) Seküler bilim, meyveyi ağaca vermekle
ahmakça bir hüküm vermiş oluyor.
Seküler bilimin bu yaklaşımında çok
büyük bir yanılgı vardır. Bir örnekle ne demek istediğimi açıklayayım: Hayalen
Afrika’nın en ücra bir köyüne yolculuk yapalım. Hayatında televizyon görmemiş bu
insanlara, uzaktan kumandalı bir televizyonu hediye olarak beraberimizde
götürelim. Bir haftalığına köydeki zeki insanları toplayıp seküler bilimin
determinist yaklaşımını anlatalım. Daha sonra da televizyonun bilimsel olarak
nasıl çalıştığına ilişkin bir teori geliştirmelerini isteyelim. İçlerinden zeki
olanı şöyle bir bilimsel teoriyle gelsin: “Televizyon dediğiniz ekran kutusunda
gördüğümüz görüntünün nedeni uzaktan kumandadır. İnanmıyorsanız, tezimizi test
ediniz. Her seferinde kumandaya bastığınızda ekranda bir görüntü çıkıyor ve
tekrar basınca görüntü kayboluyor. O halde, görüntünün sebebi kumandadır.”
Muhtemelen, birçok insan bu teoriyi kabul etmek zorunda kalacaktır. Ancak
televizyondaki programların çok yüksek ilim ve hikmet içerdiğini görenler böyle
bir teoriyi kabul etmekte zorluk çekecekler. Onlar, kumandanın bu denli yüksek
ilim ve hikmet sahibi olduğunu makul görmediklerinden bu teoriye şiddetle karşı
çıkacaklar.
İşte bu misalde olduğu gibi, bizler de akıl sahipleri olarak
düşündüğümüzde göreceğiz ki, ağaçlara veya hayvanlara takılan neticeler onlardan
değildir. En yüksek ilme sahip bilim adamlarının yapamadığını inekler veya
sinekler elbette yapamazlar. O halde, televizyondaki görüntü bir stüdyodan
geldiği gibi, kâinat televizyonunda bize görünen her şey başka bir alemden
geliyor. Televizyon programları hayat, ilim, akıl sahibi insanların eseri olduğu
gibi, kâinattaki hakiki görüntüler de sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi
Bir’inin eserleridir.
Rabbimiz kâinatı, her an değişen filmlerin
oynandığı, dinamik ve canlı bir sinema salonu şeklinde yaratmıştır. Gösterdiği
bütün filmlerle kendini bize tanıtmak istiyor. Televizyon ve kumandayı yapan,
kasıtla ve hikmetle ikisi arasında bir ilişki kurduğu gibi, kâinatın sahibi de
hem sebebi hem de sonucu beraber yaratarak aralarına, hikmeti gereği bir ilişki
koymuştur.(5) Aklı başında olan insan,
televizyondaki görüntüyü kumandaya mal etmediği gibi, kâinattaki görüntüleri ve
nimetleri de sebeplere havale edemez.
Bize Allah’ı bildiren deliller nelerdir?
İlginçtir, Allah, hem Kur’an’daki cümlelerini hem de kâinat
kitabındaki eserlerini “ayet” diye nitelendiriyor. Kur’an’da en sıklıkla söz
edilen kâinat ayetlerinin başında gökyüzü gelir. Allah, herkesin her zaman
gördüğü ve çoğunlukla hayran kaldığı gökyüzüne sıklıkla dikkatimizi çeker:
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik...” (Kaf
Suresi, 6) Bir başka ayette ise şöyle buyurur: “Göklerin ve yerin yaratılışı
ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine O’nun ayetlerindendir. İlim
sahipleri için elbette bunda deliller vardır.” (Rum Suresi, 22). İlk ayet,
gökyüzüne bakmamızı ve onun nasıl yaratıldığını düşünmemizi emrediyor. İkinci
ayet ise, göklerin ve yerin yaratılışı konusunda ilim elde eden ve bu ilmini
kullanarak tefekkür eden insanların Allah’ın varlığına ilişkin deliller
göreceğini söylüyor. Bu ayetler nazil olalı on dört asırdan fazla süre geçti. O
günden bu yana, insanoğlunun uzay hakkındaki bilgisinde çok büyük ilerleme oldu.
Astronomi diye ayrı bir bilim alanı gelişti. Bu bilgilerin hepsini burada
anlatma imkânımız yok. Bir misalle, uzay hakkında edindiğimiz yeni bilgileri
kullanıp, Allah’ın ayetlerini nasıl okuyacağımızı anlamaya çalışalım.
Gökyüzü ve Uzaydan Allah’ın Varlığına Deliller

Gökyüzüne baktığımızda bir açıdan muhteşem bir kubbe gibi görünüyor; bu dünya
sarayının, yıldızlarla yaldızlanmış bir kubbesi hükmünde. Bir başka açıdan,
milyonlarca uzay gemisinin içinde büyük bir hızla seyahat ettiği bir “uzay
denizi” gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakılırsa, insan yapımı uçaklardan
milyarlarca defa büyük ve çok daha hızlı uçakların bulunduğu muhteşem bir “uçak
filosu” gibi görünüyor.
Hiç düşündünüz mü gökyüzünde kaç yıldız
olduğunu? Şimdiye kadar bu soruya cevap vermek için çok teşebbüs olmasına
rağmen, hiç kimse kesin bir cevap verememiştir. 2003 yılında, Avustralya Ulusal
Üniversitesi’ndeki bir grup araştırmacı, en son teknolojik aletleri kullanarak
bir tahmin yapmışlar. Buldukları rakam şöyle : 70.000.000.000.000.000.000.000
(yetmiş seksilyon).(6)
Aynı bilim
adamlarına göre, gökyüzündeki yıldızların sayısı yeryüzündeki kum tanelerinin 10
katından daha fazla. Uzay ölçeğinde düşününce, bizim yeryüzündeki hâkimiyet
kavgamız, çocukların bir kum tanesini paylaşamama kavgasına benziyor. Sonuçta,
bütün dünyanın hakimi dahi olsak, elde edeceğimiz, uzay ölçeğinde, bir kumun
onda biri kadar bile değildir. Peki, bu kadar yıldız ve sayısını bilemediğimiz
kadar gezegen bize neyi ifade ediyor? Allah, bizim dikkatimizi onlara çevirerek,
onların nasıl var olduğunu ve böyle muntazam bir sistem dahilinde nasıl hareket
ettiğini düşünmemizi istiyor. Biz, sahip olduğumuz kabiliyetler, edindiğimiz
bilgi ve tecrübeler ışığında, sayısız denecek kadar çok olan bu yıldızları bir
perspektife koyabiliriz. İnsan yapımı olan bir şeyle bu gök cisimlerini mukayese
ederek nasıl var olduklarını anlayabiliriz.
İnsan, henüz bir yıldız yapamadı; ancak bütün ülkeler güçlerini
birleştirerek Uluslararası Uzay İstasyonu adını verdikleri bir “minyatür
gezegen” yapmaya çalışıyor. O halde, yıldızların ve gezegenlerin nasıl var
olduklarını, insan yapımı minyatür gezegene bakarak bir derece anlayabiliriz.
Minyatür demekle, insanoğlunun en muhteşem eserlerinden birini küçümsediğimi
sanmayın. Doğrusu, bir ömür harcasam dahi nasıl yaptıklarını anlamaktan mahrum
kalacağım bu şaheserden dolayı, insanlık adına onur duyuyorum. Dünya ve diğer
gezegenlerle kıyaslandığında “minyatür” olduğunu söylemek istiyorum. Buradaki
insanlar ikinci bir uzay istasyonu yapmaya kalkışsa, hiç kuşkusuz muvaffak
olamayacaklar; çünkü bunun için gerekli olan yüzlerce, binlerce bilim adamı ve
mühendisimiz yok. Gerekli aletleri üretecek fabrikalarımız yok. Demek ki,
minyatür gezegeni yapmak için fizik, mühendislik, biyoloji, matematik gibi
birçok bilim alanında ileri derecede bilgi sahibi olmak gerekir. Aynı zamanda,
bu bilgiyi uygulamak için kas ve makine gücüne ihtiyaç var. Kısacası, minyatür
gezegenimiz yüksek bir ilim ve büyük bir gücün eseridir. O halde, Uluslararası
Uzay İstasyonu’ndan çok daha büyük ve çok daha muhteşem olan trilyonlarca yıldız
ve gezegen, sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibinin eseridir.(7)
Gökyüzüne dikkatle bakan biri, Arapça
“Lailaheillallah” yazısından daha parlak birşekilde Allah’ı bildirdiğini görür.
Çünkü, eğer dünya bir saraya benzetilirse, ay bizim gece lambamız; güneş,
sobamız ve çok parlak elektrik lambamız; diğer yıldızlar ise gök kubbemizi
süsleyen yaldızlı, süslü lambacıklarımız. O halde, bu yıldızları, güneşi, ayı ve
dünyayı kim yapmıştır? Kur’an bu soruya şöyle cevap verir: “(Allah) gökleri
ve yeri hak ile yarattı. O, koştukları ortaklardan münezzehtir” (Nahl
Suresi, 3). “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi.
Yıldızlar da Allah’ın emriyle hareket ederler. Şüphesiz bunlarda aklını
kullananlar için pek çok deliller vardır.” (Nahl Suresi, 12). “Ne güneş
aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede
yüzerler” (Yasin Suresi, 40). “Güneş, kendisi için belirlenen yerde akar
(döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir” (Yasin Suresi, 38).
Son iki ayet, güneşin dönüşüne işaret eder. Astronomi bilimi güneşin döndüğünü
20. yüzyılda keşfetmesine rağmen, okuma yazması olmayan Hz. Muhammed’in (a.s.m.)
bunu on dört asır öncesinden haber vermesi, peygamberliğinin bir delilidir.
Modern astronomiye göre, güneş saniyede 225 km, dakikada 13.500 km ve
saatte 810.000 km hızla hareket ediyor. En hızlı yolcu uçaklarının saatte kaç km
hız yaptığını düşünürsek, güneşin en hızlı uçaktan yüzlerce kat daha hızlı
gittiğini anlayacağız. 2005 yılında bir Yunan yolcu uçağı seyahat halindeyken,
soğuk hava tertibatı bozulduğu için iki pilotu da donarak ölmüş ve uçak birkaç
dakika içinde dağa çakılmıştı. O halde, bizim uçaklarımızdan milyarlarca kat
daha büyük ve binlerce defa daha hızlı trilyonlarca gök uçakları, pilotsuz
oldukları halde, nasıl çarpışmadan ve düşmeden hareket edebiliyorlar? İnsan
yapımı uçaklar veya uzay gemileriyle, yıldızları ve gezegenleri kıyasladığımızda
anlayacağız ki, ancak sonsuz ilim, sonsuz kudret ve sonsuz hikmet sahibi Bir’i
gökyüzündeki yıldızları halk etmiştir ve her an kontrolünde tutup tedbir ve
idaresini görmektedir. Bu sırdandır ki, Kur’an: “Şüphesiz Allah gökleri ve
yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor. And olsun ki onların nizamı eğer bir
bozulursa kendisinden başka hiç kimse onları tutamaz” (Fatır Suresi, 41).
Beşer eseri olan füzelere karşı savunma sistemi geliştirmemize rağmen
gökyüzünden üzerimize yağacak “semavi füzeleri” seyretmekten öte bir şey
yapamıyoruz.
Bitkiler Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
Sadece yıldızlar değil, etrafımızda
gördüğümüz her şey, farklı dillerle, bize Rabbimizi anlatıyor. İçinde
yaşadığımız mavi gezegende Allah’ı bize bildiren en muhteşem ayetler bitkiler,
hayvanlar ve insanlardır. Hepsindeki ortak ilahi mühür olan “hayat”, her şeyiyle
bize Allah’ı gösteriyor. Hayatı veren ve devam ettiren, Hayy ve Kayyum olan
Allah’tır. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “(Allah) su sayesinde sizin
için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden
bitirir. İşte bunlarda, düşünen bir toplum için büyük bir ibret vardır”
(Nahl Suresi, 11). Bu ayet açıkça, bitkilerin Allah tarafından sudan
yaratıldığını ve düşünenler için bunda büyük bir ibret olduğunu söylüyor. Bilim,
günümüzde hayatın kaynağının su olduğunu kabul etmesine rağmen, hayatın ne
olduğunu tam olarak anlamış değildir. Oysa gezegenimizin her karışını sıksanız
hayat sahibi bitki veya hayvanlar çıkar.

2004 yılı itibariyle bitkibilimciler yaklaşık 350 bin ayrı bitki türünün
varlığını tespit etmiş bulunuyorlar. Bütün bu bitkiler, hem birbirinin aynısı
hem de birbirinin gayrisidir. Hepsinin benzer atom, element, molekül ve
hücrelerden yapılması aynı olduklarını gösterirken, hepsinin farklı bir şekli ve
nispeten farklı bir DNA kodunun olması da ayrı olduklarını gösteriyor. Bitki
deyip geçmemeli.
Bir bitkinin yaptığını hiçbir insan yapamaz. Yaptığı işe göre
isimlendirme yapmak gerekirse, her bir yeşil yaprağa “oksijen ve yemek
fabrikası” demek daha uygun düşer. Her yeşil yaprağın milyonlarca yıldır
yaptığını, insanoğlu ancak geçen asrın ortalarında bir nebze öğrenebilmiştir.
Dr. Calvin, bir yaprağın birçok marifetinden birini açıkladığı için Nobel ödülü
almıştır.(8) Başka bir deyişle, asırlarca devam
eden gayretler sonucunda, ancak en zeki insanlar bir nebze yeşil otların ne
yaptığını anlamışlar. Buna rağmen hiçbir bilim adamı bir otun yaptığını yapamaz.
O halde, aptal ve tembel insanlara “ot gibisin” demekle aslında onlara iltifat,
ota hakaret etmiş oluruz. Belki de, Nobel ödülü alacak kadar zeki ve çalışkan
olanlara “ot gibisin” demek daha makul olur!
Hem ot deyip aşağıladığımız
bitkiler bizim için kendilerini feda eden hizmetkârlardır. Sürekli çalışıp
zaruri ihtiyacımız olan oksijeni ürettikleri gibi, vücudumuz için gerekli
vitamin ve proteinleri üretip yiyecek olarak kendi hayatlarını bizim hayatımızın
devamı için feda ediyorlar. İnsanoğlu, kırk binin üzerinde bitki ve hayvanı
besin olarak kullanıyor. Ağaçlar, muhteşem fabrikalar gibi çalışıp bize rızık
yetiştiriyor. Üzerinde düşünmediğimiz için, bitkilerin bize yaptıkları hizmeti
tam takdir edemiyoruz. Sebepler perdesiyle, meyveyi ağaçtan ve sebzeyi bostandan
bildiğimiz için, onların hakiki kıymetini bilemiyoruz. Oysa eğer bir meyveyi
fabrikada yapmaya kalkışsak tanesini milyon dolara alamazdık! Rızkın bol olması,
kıymetsizliğini değil, rahmetin çokluğunu gösterir. Nitekim bizim için en
kıymetli gıda olan oksijen, bedavadır; ancak kıymetsiz değildir.(9)
Her bir bitki, her bir meyve ve her bir sebze harikulade bir ihsan-ı
ilahidir, muhteşem bir hediye-i rahmanidir. Örneğin bir firma “çekirdekli
bisküvi” imal etse, siz de bisküvinin çekirdeğini toprağa ektiğinizde “bisküvi
ağacı” çıksa hayret edersiniz. Eminim bütün gazetelerde manşet olur ve bütün
televizyonlar böyle bir ağaçtan bahseder! Doğrusu, çekirdekli bisküviye hayret
edip binlerce çekirdekli meyve ve sebzeyi sıradan görene hayret etmek
lazım!
Seküler bilim ve dinsiz felsefe, her açıdan mucize olan İlahi
eserleri, tabiat ve sebepler perdesi arkasına saklayıp sıradanlaştırıyor.
İnsanın, mevcut olanı farklı şekle sokarak yaptığı eserlerini de olağanüstü
gösteriyor. Allah, gönderdiği en son kitabında otuz bir defa tekrarla bize
soruyor: “Rabbinizin hangi bir nimetini inkâr edersiniz?” (Rahman
Suresi). Eğer, aklımızı başımıza alıp her bir nimetin kıymetini idrak etsek
hiçbirini inkâr edemeyiz. Oysa bu nimetleri tabiat ve tesadüfe havale edince
hepsini inkâr ederiz. Hayvan ve insanların muhtaç olduğu vitamin ve proteinleri
içeren, onların damak tadına, ağzına, dişine, midesine münasip yüz binlerce
bitki türü, Allah’ın rahmetinin en aleni burhanlarıdır. Aklı başında bir insan,
bir tek elmayla bile, Rabbini bulabilir. Nanoteknoloji(10) ile inşa edilen elmanın atom, molekül ve hücre
boyutundaki harikulade yapısı, sahibinin sınırsız ilmini, kudretini ve hikmetini
gösterdiği gibi, insanın gözü, dişi, damağı ve midesiyle olan irtibatı ve
ittifakı, O’nun sonsuz rahmeti, şefkati ve inayetini gösteriyor.
Aklını
yerinde kullanan bir insan bir tek elmadan hareketle bile Rabbini bulabilir.
Evet, sadece bir elmayı dahi tam olarak idrak edebilen, Rabbinin varlığını idrak
edebilir. Yine, bir elma deyip geçmeyin. Bir elmayı yapmak için dünya
büyüklüğünde bir fabrika kurup içerisine canlı hücrelerden oluşan bir ağaç
dikmeniz gerekir. Bir hücreyi bile yapamayan, elbette milyarlarca hücreden
dokunan bir ağacı yapamaz. Faraza bunu yapsa bile, güneşe hükmü geçip onu hassas
bir ölçüyle dünya mutfağına fırın yapamayan elbette elma meyvesini pişiremez.
Bir elmayı yapmak için daha bunun gibi binlerce koşul sıralayabiliriz.
Bu ifade ettiklerimizi Bediüzzaman Hazretleri aşağıdaki veciz ifadelerle
dile getirmiş:
“Bir elmayı halk edecek (yaratacak), elbette dünyada
bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icat etmeye muktedir (kudretli) olmak
gerektir. Baharı icat etmeyen, bir elmayı icat edemez. Zira o elma, o tezgâhta
dokunuyor. Bir elmayı icat eden, bir baharı icat edebilir. Bir elma bir ağacın,
belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musaggarıdır (küçük bir
numunesidir). Hem sanat itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan
elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i sanattır (sanat harikasıdır) ki,
onu öylece icat eden, hiçbir şeyden aciz kalmaz.”(11)
Bu sırdandır ki, Kur’an, sadece mideyi
doldurmak için yemek yerine, yediklerimizin nasıl oluştuklarını düşünerek
yememizi istiyor: “İnsan yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik.
Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler ve sebzeler, zeytinlikler ve
hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik; size
ve hayvanlarınıza rızık olsun diye” (Abese Suresi,
24-32).
Hayvanlar Aleminden Allah’ın Varlığına Deliller
Aklımızı ve ilmimizi kullanarak hayvanlara baktığımızda her birinin muhteşem
“makineler” veya “yürüyen fabrikalar” olduğunu söyleyebiliriz. Sanayi
devriminden bugüne insanoğlu teknolojik aletler üretmekte müthiş mesafe aldı.
Bir asır önce hayal bile edemediğimiz televizyon, cep telefonu, bilgisayar gibi
aletler, günümüzde hayatımızın bir parçası haline geldiler. Her gün yenisine
şahit olduğumuz “teknoloji harikaları” çağında yaşıyoruz. Seküler bilim bile,
insanın ihtiyaç ve arzularını gidermek için karmaşık aletler yapma kabiliyetini,
onu hayvandan ayıran temel unsur olarak kabul ediyor. Uçaklar, arabalar, hızlı
trenler, gökdelenler, bilgisayarlar bu kabiliyetin meyveleridir. Herkes kendi
tecrübesinden bilir ki, insan yapımı en basit alet bile ilim ve gücün eseridir.
Aletler karmaşık hale geldikçe, daha çok ilim ve kuvvet gerektirir. Örneğin,
tahtadan oyuncak bir arabayı, çok az bir ilim ve kuvvet sahibi bir çocuk
yapabilir. Ancak binlerce çocuk bir araya gelse bile en basit motorlu bir
arabayı yapamaz. O halde kendi eserimiz olan “teknoloji harikalarıyla”
hayvanları kıyaslayalım.
Hayatımızın her karesinde görebildiğimiz,
hayvanat bahçelerinde televizyon belgesellerinden sürekli telhir halinde bulunan
hayvanların yaratılışını ve marifetlerini düşünerek Rabbini bulmak bizler için
daha kolay olabilir. Kur’an-ı Kerim hayvanlarda ibret verici işaretler olduğunu
bize şu ayetiyle bildiriyor: “Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için
birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı
canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler
vardır” (Casiye Suresi, 3-4).
Doğrusu, hayvanlara dikkatle bakıp
aklını kullananlar için, Allah’ı bize anlatan ibretli işaretleri görmek hiç de
zor değildir. Kur’an, inanmayanları, kör olarak tabir ederek onların, iman
yoluyla gözleri hakikate açılmadığı sürece, bu ayetleri ve işaretleri
göremeyeceklerini ifade ediyor. Aklımızı kullanarak, bir iki misal ile
hayvanlardaki ibretli ayetleri okumaya çalışalım.
Hayvanları araştıran
bilim adamları bugüne kadar yaklaşık 2 milyon ayrı hayvan türünü tespit edip
isimlendirmişlerdir. Tahminlere göre, bu rakam mevcut hayvanların ancak yüzde
20’sine denk geliyor. Yaklaşık 10 milyon ayrı hayvan türü olduğu tahmin
ediliyor.(12)
Hayvanları inceleyen bilim
adamlarının bizlere anlattığına göre, en küçük bir hayvan dahi, işleyişi
itibariyle, bizim en büyük teknoloji ürünümüzden binlerce derece daha harikadır.
Başka bir deyişle, “beşeri teknolojik aletler” ile “ilahi teknolojik aletler”
diyebileceğimiz hayvanları kıyasladığımızda aralarında çok büyük farklar
görürüz. Yaptığı “yüksek teknolojilerle” gururlanan insanoğluna Allah göndermiş
olduğu kitabında meydan okuyor: “Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi
onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bir araya
gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu
ondan geri de alamazlar. İsteyen de aciz, kendinden istenen de!” (Hac
Suresi, 73). Bir sinek yapmak şöyle dursun, o sineğin en küçük bir hücresini
yapmak bile mümkün olmamıştır bugüne kadar. O halde Kur’an’ın ayetiyle soralım:
“Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini
mi yaratıyorlar?” (Tur suresi, 35).
Hayvanların harika vücut sistemleri Allah’ın varlığına, milyonlarca
türleri sayısınca, belki tüm hayvanlar sayısınca işaret ettiği gibi,
hayvanlardaki faydalar ve neticeler de Allah’ın hikmet ve rahmetine şahitlik
yapar. Kur’an bu hakikati şöyle ifade eder: “Ehli hayvanlarda da sizin için
birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve
içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir sütle sizi besleriz” (Nahl
Suresi, 66). Demek ki, öyle hayvan deyip geçmemeliyiz! Kızdığımız insanlara da
“hayvan!” deyip hayvanları aşağılık mahlûk gibi görmemeliyiz! Hayvanları
yaptıkları işlere göre isimlendirirsek inek, koyun ve keçiye “süt ve et
fabrikası”, tavuğa “yumurta ve et fabrikası”, ipek böceğine “ipek fabrikası”,
arıya da “bal fabrikası” dememiz daha münasip olur! Doğrusu, bu hayvanların
diğer faydalarını düşündüğümüzde, bu tarzda bir isimlendirme bile noksan
kalır.
Yukarıdaki ayette Allah, inek de dahil olmak üzere, evcil hayvanlarda
ibretler olduğunu söylüyor. Doğrusu bu hikmetleri anlamak için veterinerlik diye
ayrı bir bilim dalı gelişmiş. Binlerce bilim adamı şimdiye kadar bu hikmeti
anlamaya çalışmalarına rağmen henüz bitirmiş değiller. Örneğin, ineğin nasıl süt
yaptığını anlamaya çalışan Dr. Virtanen, süt yapamadı, ancak inekten nasıl daha
çok süt alacağımızı keşfetti. Bundan dolayı kendisine Nobel ödülü verdik.(13) Şimdi size soruyorum, ineğin yaptığını bir derece
anlayan, ancak yapamayan birine Nobel ödülü verilirse, her bir ineğe acaba nasıl
bir ödül vermek lazım?
Kanaatimce, ineklerin yaptığını bir derece de olsa
anlayan her insan, onlara büyük saygı duymak zorundadır. Doğrusunu isterseniz,
ineğe tapan Hinduların (her ne kadar yaptıkları küfür de olsa) neden
taptıklarını az-çok anlayabiliyorum. Bence, ineği sıradan bir varlık olarak
görmek, ineğe tapmak kadar şaşılacak bir şeydir.
Bediüzzaman
Hazretlerinin ifade ettiği şu veciz ifadeler buraya kadar anlattıklarımızın
özeti gibi:
“Başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak
süt fabrikaları olan validelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan
ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhalif olarak hâlis, temiz, safi,
mugaddî (gıdalı), hoş, beyaz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha
ziyade hoş, şirîn, tatlı, kıymetli ve fedakârane bir şefkati kalplerine
bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir
ihtiyar ve dikkat ister ki; fırtınalı tesadüflerin ve karıştırıcı unsurların
(elementlerin) ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz.”(14)
“İnsan”ın Allah’ın Varlığına Delilleri
Allah’ı bildiren bir başka delil, belki de en önemlisi, bizim iç dünyamızda
gerçekleşiyor. Her insan kendi yaratılışını ve kendisine her gün verilen
nimetleri düşünerek Rabbini bulabilir. İnsanın kâinat içinde her bir şeyde
gördüğü delillere “afakî”, yani “dışsal” deliller; kendi şahsında gördüğü ve
hissettiği delillere ise, “enfüsi”, yani “içsel” deliller denir. İçsel deliller,
anlaşılması daha kolaydır, çünkü şahsi tecrübeye dayanır. Maalesef, birçok
insan, kendi varlığı üzerinde düşünmediğinden bu delilleri görmekte zorluk
çeker. Oysa Kur’an, birçok ayette insanın yaratılışındaki ibrete dikkatimizi
çekiyor: “Sizin yaratılışınızda ve (Allah’ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda,
kesin olarak inanan bir toplum için ibret verici işaretler vardır” (Casiye
Suresi, 4). Modern teknolojinin esamesinin olmadığı bir dönemde, insanın
yaratılışı “ilahi ültrasonla” gözlemlenmiş gibi Kur’an’da tarif ediliyor:
“Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı bir
parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu
kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik.
Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir” (Müminun Suresi, 14).
İnsanın ana rahmindeki bir damla sudan insan haline getirilişini ilk defa
müşahede eden bilim adamı gördüklerini “mucize” olarak tabir etmiş. İlginçtir,
bu konuda seküler anlayışla hazırlanan belgeseller bile, “hayat mucizesi” demek
zorunda kalmışlar.(15)
İnsanların büyük bir çoğunluğu, kendi hayat yolculuğunda
yaşadığı bu mucizeyi unutarak, sanki gökten zembille inmiş gibi, gafil ve nankör
bir şekilde yaşıyor. Kur’an’daki şu ayet aklı başındaki insanları bu gafletten
uyandırıp kendi yaratılış mucizesini görmeye teşvik ediyor: “Görmedi mi o
insan; Biz onu bir damla sudan yarattık da sonra o, Bize apaçık bir düşman
kesiliverdi?” (Yasin suresi, 77). İnsanın bir damla sudan yaratılışı ancak
sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi Bir’inin eseri olabilir. Aksini iddia eden
varsa bir damla sudan bir insan yaparak veya insanın tek bir hücresini yaparak
iddiasını ispat edebilir. Kur’an, on dört asırdır inanmayanlara bu konuda meydan
okuyor.(16) Şimdiye değin, bu meydan okuyuşa bir
cevap verilemediği gibi, çok ileri teknolojiye rağmen, buna cevap
verilebileceğini söyleyen de yok. Bu, hem Kur’an’ın ilahi kitap olduğunu hem de
Allah’ın bütün canlıların Yaratıcısı olduğunu ispat ediyor.
İnsanın yaratılışı mucize olduğu gibi, doğduktan
hemen sonra, ona validesinin memelerinden “anne sütünün” ikramı da ayrı bir
“rahmet mucizesi”dir. Birçoğumuz bunu sıradan görüyoruz. Şöyle bir düşünün,
annelerin memelerinden süt değil de “portakal suyu” gelseydi ne yapardık!
Herhalde, hayret eder ve herkesle paylaşırdık. Eminim, televizyon kanallarında
birinci haber haline gelirdi! Oysa annelerin memelerinden “portakal suyu” yerine
“süt” gelmesi, binlerce kat daha harika ve hayret edilmesi gereken bir şeydir.
Bilim adamları henüz “anne sütünün” yerini tam olarak tutacak hiçbir şey
bulamadıkları için annelere çocuklarını emzirmelerini tavsiye ediyorlar. Anne
sütü örneğinde olduğu gibi, birçok şey, belki de her şey, aslında harikulade ve
mucize olmasına rağmen sürekli gördüğümüz için onları sıradan bir şey gibi
algılıyoruz. “Akıl gözünü” dikkatle açanlar, “sıradanlık perdesini” aralayarak
her şeyin arkasındaki mucize fiilleri ve onların Faili’ni
görebilir.
İçsel delillere bir örnek daha vermek istiyorum. Her insan
kendi bedeni üzerinde düşündüğünde Rabbini bildiren ayetleri görebilir.
Vücudumuzun her azası, muhteşem yapısı ve işleyişi, düzeni ve sayısız hikmetleri
ve faydalarıyla bize sonsuz ilim, hikmet, rahmet ve kudret sahibi Bir’inden
haber veriyor. Sizinle yakın zamanda yaşadığım bir hadiseyi paylaşarak ne demek
istediğimi açıklayayım. Benim ağzımda “insan yapımı” dişler ve “diğer dişler”
var. İnsan yapımı dişlerimi, sokakta karşılaştığım bir insana yaptırmadım. Diş
hekimliği fakültesinden mezun olup kendi alanında yıllarca tecrübe edinen bir
“diş hekimine” yaptırdım. Niye sıradan bir insana gitmedim de bir diş hekimine
gittim? Cevabı gayet basit: Çünkü diş için en uygun malzemeyi bularak onu diğer
dişlerimle uyumlu bir kalıba sokup sonra da damağıma yerleştirmek, öyle basit
bir iş değil. Herkesin elinden gelmez. Diş konusunda derin bilgisi ve diş yapıp
yerleştirecek aletleri olmayan biri bu işi yapamaz.
Şimdi “insan yapımı” dişler ile “diğer” dişleri kıyaslayalım.
Hangisi daha iyi? Hangisi daha sağlam? Hangisi daha mükemmel? Elbette “diğer”
dişler. Bunun en bariz örneği, eğer sağlam dişleriniz varsa, hiçbir dişçi, gelin
bu dişleri çıkaralım, ağzınıza teknoloji harikası dişler yerleştirelim demez.
Şimdi, aklımızı başımıza alıp düşünelim: “İnsan yapımı” dişler yüksek bir ilim
ve kudretle oluyorsa, onlardan her açıdan daha mükemmel olan “diğer” dişler
kendi kendine veya tesadüfen olabilir mi? İlim ve şuurdan mahrum, cahil ve aptal
doğal kuvvetlerin eseri olabilir mi? O halde, insan yapımı olmayan her bir
dişimiz bize Allah’ı bildiriyor. İnsan vücudunun en basit parçalarından biri
olan dişler bu şekilde bize Rabbimizi bildiriyorsa, göz, burun, beyin gibi
yüzlerce organımızın Allah’ı nasıl bildirdiklerini de sizin zekâvetinize havale
ediyorum.
Yazımızın başından buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek
olursak: Rabbimiz kainatı muhteşem bir kitap haline getirip, ondan yazdığı
sayısız cansız ve canlı varlıkların kelimeleriyle (ayetleriyle) kendini bize
tanıtıyor. Bu kitabı kebir-i kainatın manalarını Kur’an-ı Kerimle tercüme etmiş
ve Hz.Muhammed (asm) gibi bir mualim-i ekberle bu kitabı nasıl okuyacağımızı
ders vermiştir. Bizler, tesadüf ve tabiatın kapkara gözlüğünü çıkarıp, Kur’anın
sunduğu şeffaf gözlükle kainat kitabını okuduğumuzda herbir şeyde Rabbimizi
görebilir, icraatlerini müşahede edebilir, hikmetlerini tefekkür edebiliriz.
O’nu hem hadsiz mükemmel eserleriyle tanıyabilir ve hem de sonsuz nimetleriyle
sevebiliriz.
Bu yazı yazarın Nesil Yayınları'ndan çıkan 11 Eylül’e Rağmen Amerika’da Yükselen İslam isimli kitabından
alınmıştır.
Dipnotlar:
(1) Allah’ı beşerileştirmek birçok dinin yaptığı temel bir
hatadır. Hıristiyanlık ve Yahudilik, Allah’a evlat isnat ederken, çok tanrılı
dinlerde ise tanrının doğduğuna inanılır. Eylül ayının ikinci haftasında, Unity
Kilisesi’nin düzenlediği Dünya Dua Günü programına katılırken, Hindu
konuşmacının şu sözleri beni hayli şaşırtmıştı: “Bugün bizim için çok önemli bir
gün. Çünkü Hinduların iman ettiği en büyük tanrının doğum günüdür.”
(2)
Keşfu’l-Hafa, 132. hadis.
(3) Yamina Mermer, 1995 yılındaki Bediüzzaman
Sempozyumu’nda sunduğu, “Risale-i Nur’da Sebep-Sonuç İlişkileri” isimli
tebliğinde şöyle demektedir: “Kur’ân-ı Kerim, meselâ 310 defa “semâvat”tan, 45l
defa “arz”dan, 262 defa “yaratma”dan, çok azı Kur’ân ayeti anlamına gelmek üzere
382 defa “âyet”ten bahsederek bunların Allah’ı tanıtan âyetler, şahitler
olduğuna dikkati çeker. “Bak,” “Bakmazlar mı?”, “Düşünmezler mi?” gibi birçok
teklifiyle de kâinata ve yaratmaya bakıp düşünmemizi emreder.”
(4)
Üniversitede okuduğum yıllarda diş hekimi dostum İdris Çamlıbel’den duyduğum bir
hadiseyi hiç unutamıyorum. Bir hafta sonu, İdris Bey, 5 yaşlarındaki kızıyla
birlikte pikniğe gider. Kızı o güne kadar hiç kiraz ağacı görmemiş. Piknikte
gördüğü ilk kiraz ağacı onu çok heyecanlandırır, babasına koşarak gider ve şöyle
der: “Baba, baba! Gördün mü! Gördün mü! Şuradaki ağaca kiraz asmışlar.” Babası,
kızının söylediğine önce güler; ancak manasını düşününce, çocukça bakışın daha
doğru olduğunu anlar.
(5) Bediüzzaman, sebep-sonuç halkasıyla her şeyin
yaratılmasının hikmetini şöyle açıklıyor: “Ey esbabperest (sebeplere tapan) ve
tabiata tapan biçare adam! Madem her şeyin tabiatı (varlık özü), her şey gibi
mahlûktur (yaratılmıştır); çünkü sanatlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb
(sonuç) gibi, zahirî (görünen) sebebi dahi masnu’dur (sanatlıdır). Ve madem her
şeyin vücudu, pek çok cihazat (cihazlara) ve âletlere muhtaçtır. O halde, o
tabiatı icat eden ve o sebebi halk eden bir Kadir-i Mutlak (Sonsuz Kudret
Sahibi) var. Ve o Kadir-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki aciz vesaiti(vasıtaları),
Rubûbiyetine ve icadına teşrik (ortak) etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya
müsebbebi (sonucu), sebep ile beraber halk ederek, cilve-i Esmasını (İsimlerinin
yansımasını) ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim (düzen) ile
zahirî (görünürde) bir sebebiyet, bir mukarenet (ilişki) vermekle, eşyadaki
zahirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci’ (dayanak) olmak
için, esbap ve tabiatı dest-i kudretine (kudret eline) perde etmiş; izzetini o
suretle muhafaza etmiş.” (Lem’alar, 23. Lem’a, Tabiat Risalesi.)
(6) Söz
konusu araştırmayla ilgili makaleye şu adresten ulaşabilirsiniz:
http://www.cnn.com/2003/TECH/space/07/22/stars.survey/
(7) Kur’an’ın bir
ayetinde şöyle deniliyor: “And olsun ki, onlara “gökleri ve yeri yaratan
kimdir?” diye sorsan, elbette Allah diyecekler” (Lokman Suresi, 25). Bu ayette
“onlar” zamiriyle inanmayanlar kastediliyor. Bu ayet iki önemli noktayı
dikkatimize sunuyor: Birincisi, inanmayanlara Allah’ı anlatırken en büyük ve
bariz ayetler olan göklerin ve yerin yaratılışından başlamamız daha uygundur.
İkincisi, inanmayanlar bile muhteşem ve muazzam göklerin ve yerin yaratılışını
başka türlü izah edemezler; iyice düşündüklerinde çaresiz kalıp “Allah”
diyeceklerdir.
(8)
http://nobelprize.org/nobel_prizes/chemistry/laureates/1961/calvin-bio.html
(9)
Piyasa sisteminde fiyatlar, mal ve hizmetin değerine göre değil, arz ve talebe
göre belirleniyor. İnsan için zaruri olan oksijenin bedava olması,
kıymetsizliğini değil, bol olduğu için kimsenin parayla talep etmediğini
gösterir. Kapitalist sistemde insanların mal ve hizmete piyasa fiyatına göre
kıymet vermesi bir yanılgıdır. Piyasada alınıp satılmayan birçok şey, gerçekte
paha biçilmez kıymete sahiptir.
(10) Maddenin atomik veya moleküler boyutta
incelenerek yepyeni özelliklerinin açığa çıkarılması.
(11) “Küre-i arz
(dünya) mağazasından me’kûlât (yiyecek) ve meşrubat (içecek) ve libas (elbise)
ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları “İlâhî
hazine”den almayıp birer birer esbaba (sebeplere) yaptıracak olursanız, acaba
bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız?
Çünkü o nar, bütün eşyayla alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule
gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda, ondaki ziynet, intizam (düzen), sanat,
rayiha (koku), tat ve koku gibi lâtif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi
öyle bir Sani’in masnûudur (sanat eseridir) ki, icadında külfet (zorluk) ve
mübaşeret yoktur” (Bediüzzaman Said Nursî, Hubab Risalesi, Mesnevi-i
Nuriye).
(12) Toplam hayvan türünün 100 milyon olduğunu tahmin eden bilim
adamları da var: http://news.bbc.co.uk/2/hi/science/nature/4013719.stm
(13)
Dr. Virtanen, ineklerin süt verimini artırmakla ilgili çalışmasından dolayı 1945
yılında Nobel Kimya Ödülü aldı.
(14) Bediüzzaman Said Nursî, 7. Şua,
Ayetü’l-Kübra Risalesi.
(15) En saygın belgesel yapımcılarından NOVA’nın
çıkardığı “the Miracle of Life” (Hayat Mucizesi) ismindeki belgesel, bunun bariz
bir örneğidir.
(16) Yazarın Nesil Yayınlarından çıkan, Rabbini Arayan Thomas
isimli kitabının sekizinci bölümünde, Kur’an’ın bu meydan okuyuşu karşısında
ateist Thomas’ın nasıl ilzam olduğunu okuyabilirsiniz.
Dr. Furkan Aydıner