|
İSLAM SAVAŞ HUKUKU
-Savaş'ta Bile Hukuk
!-
Bizler eylemlerimizi tepki
ve düşmanın tavrına göre değil, Kur'an'a
uygun yapmakla görevliyiz ! Bizler Hz.
Muhammed'in sünnetine
tabi oluruz...O'nun yolundan gideriz. Batı " zalim
, kuralsız , acımasız , sömürgeci ,..."
olabilir ... Ama biz
Müslüman'ız...Bizi biz yapan değerler ve
uymamız gereken kurallar var...Hatta savaşta
bile...!!!Yoksa onların
yaptığını yapacak olduktan sonra
onlardan ne farkımız kalır
;
"Bizler kafirlerin değil ,
Peygamberimizin sünnetine
tâbiyiz !"
|
|
İSLAMİ BİR KONUDA KARAR VERİRKEN
O KONU İLE İLGİLİ TÜM AYET-HADİSLER BİR
ARAYA GETİRİLİP, ÖYLE SONUCA
ULAŞMAK GEREKİR...PARÇACI, SADECE BİR
İKİ AYET'TEN HAREKETLE , BELLİ
BİR KONUDA SONUCA ULAŞMAK
GAYRETİ , SADECE KUR'AN'A VE
İSLAM'A ÖNYARGI-TAASSUP İLE
YAKLAŞMANIN İFADESİDİR ... BU
DURUMDA AMAÇ " GERÇEĞE ULAŞMAK " DEĞİL, ÖNCEDEN
VARILAN SONUCUN KUR'AN'A SÖYLETTİRME ÇABASI OLUR
KI GÜNÜMÜZDE MİSYONER VE ONLARIN YERLİ AĞIZLARI
ATEİSTLERİN YAPTIĞI DA
BUDUR |
İLKELERİMİZ
Kur’anın
cihad(adil savaş) ile ilgili olarak belirlediği ilkeler
şunlardır: 1- Haklı savaş gerekçesi ilkesi:
Kuran-ı Kerimdeki savaşın sebebi, düşmanın
saldırı ve zulmüdür. Düşman Müslümanların yurtlarını
basar, hicrete zorlar, can, mal ve din ve namus
güvenliğini tehdit ederse, bu durum; savaşı zorunlu ve
mecbur kılar.Kur’ana göre, düşman güçlere karşı
verilecek savaşın gerekçesinin makul ve haklı olması
gerekir. Esasen “istila”, “sömürü” ve “tecavüz” için
yapılan savaşları tanımayan İslam dini ( Bakara Sûresi,
205 ; Nisa Sûresi,94 ; Kasas Sûresi,83 ; Şura
Sûresi,41-42) savaşa ancak :Müslümanların can ve mal
güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini korumak,
İslama ve İslam ülkelerine yönelik saldırıları önlemek
amacıyla başvurulacağını hükme bağlamış ve meşru gördüğü
bu savaşı da diğerlerinden ayırmak için ona cihad adını
vermiştir. 2- Adil savaş ilkesi: Adil
savaş ilkesi, cihat fiilen başladığı zaman uygulanacak
bir ilkedir. Bu ilkeye göre, savaş sadece savaşa iştirak
eden tarafa yöneliktir. İslam’da düşmanı öldürmekten
ziyada insanı kazanmak esastır. Bu amaçla, savaştan önce
düşman İslam’ı kabul etmeye çağrılır, kabul etmezse
itaat ve cizye(savaş tazminatı) teklif edilir. Bunlar
yapılmadan cihada teşebbüs edilmez. Düşmana sunulan bu
gerekçeler kabul edilmediğinde Allah’tan yardım
dilenerek savaşa girilir.Savaşa girildiğinde,
Müslümanlar, “adil savaş ilkesi”ne göre adım atmak
zorundadırlar. Bu ilkeye göre, savaşta vurulacak hedef
sadece düşman askerleridir. Savaş sırasında çocuklar,
kadınlar, yaşlılar, yatalak hastalar, mecnunlar,
sakatlar öldürülemez. Savaşa iştirak etmeyen din
adamlarına ve ihtiyarlara silah çekilmez, savaşa
katılmayanlar (esnaf ve çiftçiler gibi sivil halk)
katledilemez (Bakara Sûresi,191).Savfan İbnu Assal (r.a)
anlatıyor : “Resulullah (a.s.m) beni seriyyede savaşa
gönderdi.Yola çıkarken şu talimatı verdiler :“Allah’ın
adıyla, ALLAH YOLUNDA YÜRÜYÜN.Allah’ı inkar edenlerle
savaşın, işkence yapmayın, ahdinizi bozmayın. ganimeti
çalmayın, çocukları öldürmeyiniz”
( Müslim, Cihad
3,(1731), Tirmizi, siyer 48,(1617) Ebu Davut, Cihad 90,
(2612,2613)
3- Savaşta
aşırı gitmemek ilkesi: İslam, savaş halinde
bile, insanî değerlere itibar eder. Savaş anında, dehşet
ve vahşeti sergileyen şiddetli hiddetleri mutedil hale
getirir. Savaşta bile ölçüyü kaçırmamayı bir temel
prensip olarak kabul eder. İslam, aşırı ve haddi aşan
tavırlara karşı müeyyideler getirmiştir. Bu nedenle,
İslam hukukunda saldırıya ancak misli ile mukabele
edilir; aşırı gitmek suçtur.Kur’an-ı Kerim, düşmanla
yapılan yüz yüze savaşta bile, aşırı gidilmesini
yasaklar. Bu husus, şu ayet-i kerime ile beyan
burulmuştur: “Size karşı savaş açanlara, siz de
Allah yolunda savaş açın.Sakın aşırı gitmeyin, çünkü
Allah aşırı gidenleri sevmez” (Bakara Sûresi,190)Nitekim
bir başka ayette de şöyle buyrulur:“ Kim size saldırırsa
siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah’tan
korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir”
(Bakara Sûresi, 194) 4- Sulh ve barış ilkesi:
İslam, düşman tarafından teklif edilen sulh ve
barış anlaşmalarına karşı barış ve sulh ile mukabele
etmeyi prensip olarak kabul eder(Enfal Sûresi,61,62,63 ;
Hucurat Sûresi,9). Kur’an “Sulh (daima) hayırlıdır”(Nisa
Sûresi,128) mesajı ile bütün dünyaya bu hakikati 1400
seneden beri duyurmaktadır. “Eğer onlar (savaştan)
vazgeçerlerse,(şunu iyi bilin ki)Allah gafur ve
rahimdir”(Bakara Sûresi,192) ayeti ile “Şayet
vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı
yoktur”(Bakara Sûresi,193) ayeti de sulhun önemini
vurgulamaktadır. 5- Esirlere iyi muamele etme
ilkesi: İslam, esirlere iyi muamele edilmesini
emredir. Müslümanlar esirleri yedirmekle, aç ve susuz
bırakmamakla mükelleftirler. Bu görevi de Allah rızası
içi yaparlar.(Bakara Sûresi,177;Enfal
Sûresi,69,70,71;Muhammed Sûresi,4; İnsan Sûresi,
8,9,10,11,12) Şener Dilek
(Prof.)
Savaş halinde yasak fiiller:
a)
İşkence. Öldürülecek olan kimseye dahi işkence edilemez;
zulüm ve işkence bütün çeşitleriyle yasaktır. b)
Savaşçı olmayanların öldürülmesi. Savaşçı, fizik
bakımından savaşabilecek kimselerdir. Bunların dışında
kalanlar kasten ve doğrudan öldürülemez. Bu cümleden
olarak kadınlar, çocuklar, savaşçı sahiplerine hizmet
için gelmiş köleler, körler, dünyadan el etek çekmiş din
adamları, akıl hastaları, yaşlılar, hastalar, kötürümler
vb. leri öldürülmez. c) İnsan ve hayvanların
uzuvlarının kesilmesi. d) Verilmiş söze ve yapılmış
andlaşmaya aykırı hareket. e) Savaş zarureti
bulunmadıkça zirai mahsullerin, orman ve ağaçların
yakılması. f) Namus ve şereflere tecavüz, zina ve
gayr-i meşru münasebetler. Düşman kadınlarının ırzına
geçen sivil ve askerler zina suçu işlemiş olur ve bunun
cezasını çekerler. g) Düşmandan alınan rehineleri
öldürmek. Bunlar misilleme yoluyla dahi öldürülemez.
h) Ölülerin başını veya uzuvlarını kesip teşhir
etmek. ı) Katliam. Hz. Peygamber ve raşid halifeler
zamanlarında savaştan sonra esirler veya zaptolunan
yerlerin ahalisi için katliam emri verildiğine dair bir
tek örnek dahi yoktur. Mekke fethini müteakip Rasulullah
(s.a.v.) bazı harb suçluları ve hainler dışında kalan
düşmanlarını affetmiştir. i) Kesin bir meşru müdafaa
söz konusu olmadıkça akrabayı öldürmek. Akraba düşman
saflarında olsa dahi öldürülmez. j) Çiftçi, tacir,
esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş
ile ilgili olmayan kimseleri öldürmek. k) Harb
esirlerini rehine almak, kalkan yapmak, onların
arkasında düşmana doğru ilerlemek. l) Bazı İslam
hukukçularının açık ifadelerine göre zehirli ok
kullanmak.
(Buhari, Cihad, 150 vd.; el-Benna,
el-Fethu'r-Rabbânî (Tertibu-Müsnedi-Ahmed), C. XIV, s.
61 vd.; diğer kaynaklar için bak. Muhammed Hamidullah,
İslam'da Devlet İdaresi, (trc. Kemal Kuşçu), İstanbul,
1963, s. 166 vd. )
İSLAM'DA
CİHAD
İnsanlığın aradığı barış İslam'da mı?; Kur'an'a göre insan varlıkların
en şereflisidir. Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Bu
nedenle insana çok önem verilmiş ve yüceltilmiştir. Bir
insanı suçsuz yere öldürmek, tüm insanlığı katletmeye
denk tutulmuştur.Hz. Peygamber, gayr-i müslim
bile olsa cenazelere saygı göstermiş ve böylece insan
olma sıfatının, filan dine mensup olma sıfatından önce
geldiğini göstermiştir.Diğer yandan, Müslümanların kendi
dışındakilere bakışları Kur'an'daki ilkelere
dayandığından, hiçbir zaman hakimiyetleri altındaki
insanları dinlerini değiştirmeye ve Müslüman olmaya
zorlamamışlardır. Bu, Kur'an'ın "Dinde zorlama yoktur."
ilkesinin doğal bir sonucu olarak görülmelidir. Böylece
fethedilen bölgelerdeki insanlar hiçbir zorlamaya maruz
kalmamış, aksine cizye vergisi ödemek şartıyla din ve
inançlarında serbest bırakılmışlardır.Hz.
Peygamber'in şu beyanları, Müslüman idarecilere daima
ışık tutmuştur: "İnsanlara azab edene Allah da
azab eder. Kim bir zimmiye (gayrimüslime) zulmeder ve
ona gücünün dışında iş yüklerse, kıyamet günü beni
karşısında bulacaktır."İnanç konusunda zorlama,
dinin özüne aykırı olduğundan, daha İslam'ın ilk
gününden itibaren böyle bir zorlamaya yer verilmemiştir.
Bu nedenle Hz. Peygamber'e (sav), "asıl görevinin tebliğ olduğu,
insanları hidayete erdirme olmadığı" bir ayette
açıkça belirtilmiştir.Elli civarında maddeden oluşan bu
yazılı vesikada: "Müslümanların dinleri
kendilerine, Yahudilerin dinleri de
kendilerinedir." denilerek Yahudilere ve
bunların müttefiklerine tam bir din hürriyeti
tanınmıştır.Mekke'nin güneyinde kalan Necran bölgesi,
Hicaz'ın Hıristiyanlık merkezi durumunda idi. Hz.
Peygamber Necran'lılarla yaptığı meşhur anlaşmada,
onların can, mal ve din hürriyetlerini garanti ettiği
gibi, mabedlerine ve din adamlarına da tam bir
dokunulmazlık tanımıştır.(Prof. Dr. İbrahim Özdemir,
Müslümanın İnsanlarla Kardeşliği)
"Sizinle savaşanlara
karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin.
Elbette Allah, aşırı gidenleri sevmez.Onları, bulduğunuz
yerde öldürün ve sizi çıkardıkları yerden siz de onları
çıkarın. Fitne, öldürmekten beterdir. Onlar, size karşı
savaşıncaya kadar siz, Mescid-i Haram yanında onlarla
savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa siz de onlarla savaşın.
Kafirlerin cezası işte böyledir. Onlar, (savaşa) son
verirlerse (siz de son verin); şüphesiz Allah,
bağışlayandır esirgeyendir. (Yeryüzünde) Fitne
kalmayıncaya ve din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar
onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm
yapanlardan başkasına karşı düşmanlık
yoktur." (2
Bakara Suresi , 190-193) Bu ayetlerden
anlaşıldığı gibi savaş ancak savaşanlara karşı yapılır.
Üstelik bu savaşta aşırılığa gidilmemesi için Allah,
inananları uyarmaktadır. Savaş esnasında karşı taraf
savaşa son verip aman dilerse, Müslümanlar buna uyar ve
savaşa son verirler. Kuran’da savaşın ancak savunma
amaçlı olduğunu yukarıdaki ayetlerde görmüştük. Bunun
dışında saldırı olduğunda ise Allah Müslümanların bu
saldırganlığa karşı cevap vermelerini ve tüm güçleriyle
bu saldırganlarla savaşmalarını ister. Tevbe suresindeki
ayetler şöyledir:
" Yeminlerini bozan, elçiyi
(yurdundan) sürmeye çabalayan ve sizinle ilk defa
(savaşa) başlayan bir toplulukla savaşmaz mısınız?
Korkuyor musunuz onlardan? Eğer inanıyorsanız,
kendisinden korkmanıza Allah daha layıktır. Onlarla
çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle
azarlandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı
size zafer versin, mü’minler topluluğunun göğsünü şifaya
kavuştursun. Ve kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah
dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm
ve hikmet sahibidir." (9 Tevbe Suresi, 13-15) Savaşta
kararlı ve güçlü olmanın hem savaşın daha çabuk
bitmesini sağlayacağı, hem de muhtemel savaşlar için
caydırıcı bir örnek oluşturacağı açıktır.Saldırganlara
karşılık vermek ve onları bu hareketlerine pişman etmek
sonuçta barışı korumak için en doğru yol olacaktır.Bunun
dışında bir de Allah, Müslümanlardan zayıf bırakılmış,
eziyet gören, muhtaç insanlar için yine onları koruma
amaçlı savaşa izin vermektedir:
" Size ne oluyor ki,
Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu
ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahip)
gönder, bize katından bir yardım eden yolla” diyen
erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar
adına savaşmıyorsunuz?" (4 Nisa Suresi, 75) Bu tür bir
savaş da şiddetten değil aksine merhametten doğmaktadır.
Zalimliğe karşı İslam, mazlumu kuşatıcı ve koruyucu
olunmasını inananlara öğütler. Barış durumunda ise
Allah, iman edenlerden iyiliği ve adaleti ister. Burada
amaç savaşa karşı barışın korunup muhafaza
edilmesidir:
" Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi
yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan
ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz.
Çünkü Allah, adalet yapanları sever. "
(60 Mümtehine Suresi,
8)
Karşınızdaki grup hangi dinden olursa olsun eğer barış
içinde yaşamak istiyorsa, bunlara karşı inananların
yaklaşımı Kur’an’a göre sadece dostane bir yaklaşım
olabilir. Dolayısıyla bu ayetler bir bütünlük içinde
okunup değerlendirildiğinde ortada bir çelişki
yoktur.
Harpte maksat ne olmalıdır?
Bu
sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz:
“Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana
karşı kendimizi müdafaa etmek” ve “ Zâlim devletlerle
savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”
“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara Sûresi, 256)
Ancak, Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de
savaşmak gerekir. Eğer birtakım insanların hak ve
hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorlarsa
bunlarla savaş etmek de cihattır. Bunda başarı
sağlandıktan sonra kişi inancında serbest bırakılır.
Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde
yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye
verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm
ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde
yaşamanın bedelidir.Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı,
“harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye ayırır ve
müminlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan
eder. Cihada çıkan müminleri de “azaba istihkak
kesbetmiş bir kavme azab-ı Hakk’ın tatbikine memur bir
el” olarak görür.O halde, savaşı bir ibadet anlayışıyla
yapmak ve bu ibadetin kaidelerine de en ince
teferruatına kadar uymak gerekiyor:“Antlaşma
yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.” (Nahl
Sûresi, 91) emrine uyulacaktır. “Size savaş açanlarla
Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları
aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara
Sûresi, 190) fermanına kulak verilecek, his ve hevese
kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.Kadın,
çocuk, ihtiyar gibi harbe iştirak etmeyenlere
ilişilmeyecektir.
( Mehmet Kırkıncı )
Kur’an-ı Kerimde “o müşrikleri nerde bulursanız öldürün”
hükmü var mıdır?
Soruda bildirilen hüküm, savaşla
ilgili hükümlerin yer aldığı Tevbe Sûresinin 5. ayetinin
bir parçasıdır.Bilindiği üzere, Kur’an-ı Kerim bir
defada bir kitap olarak indirilmemiş, olaylara göre 23
yıl zarfında gelmeye devam etmiştir. Burada söz
konusu olan, Hz. Peygamberin ve ilk müslümanların
müşriklerle savaş halidir.Nasıl ki, bir devlet
teröristlere şöyle bir ültimatom verebilir: “Size dört
ay müddet. Ya bu müddet zarfında teslim olursunuz, ya da
görüldüğünüz yerde öldürülürsünüz .” Onun gibi, Tevbe
Sûresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere, müşriklere
dört ay süre verilmiştir. Bu müddet zarfında onlara
ilişilmeyecektir. Fakat eski hallerine devam ederlerse,
ölüm fermanı söz konusudur. “Onları nerede bulursanız
öldürün” mealindeki ayetin son kısmı “Allah Gafur ve
Rahimdir’’ diyerek biter. Bununla “Allah bağışlayıcıdır, merhamet
edicidir. Siz de öyle olun” mesajı
verilmektedir. Bir sonraki ayette ise şöyle
denilir: “Eğer
müşriklerden biri eman ile sana gelirse ona eman ver. Ta
ki Allah’ın kelamını dinlesin. (Müslüman olmazsa) sonra
onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü
onlar bilmeyen bir kavimdir.” Bu ayette,
müşrikler hakkındaki ilahi rahmetin eserlerini açıkça
görmek mümkündür. Demek ki, müşriklere bu dinin
güzelliğini görmek, Allahın kelamını dinlemek fırsatı
verilmelidir. Çünkü onlar, bu dini bilmeyen bir
toplumdur. Onlardan bu şekilde gelenler, İslam
beldesinde emniyet içerisinde yaşarlar, gezerler.
Müslümanların hallerini gözlemlerler, neticede İslama
girmeyebilirler. Kabul etmediğinde “Sen müşriksin”
denilip öldürülmez, emniyet içinde vatanına dönmesine
yardımcı olunur.
Şadi Eren (Doç Dr.)
Kur’anı Kerimde “O müşriklerle hiçbir fitne kalmayıncaya
ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar savaşın”
deniliyor.
(Enfal Sûresi,
39) Ayetin ikinci
kısmının inanç hürriyetine uygun düşmediği iddiasına ne
dersiniz?
Öncelikle şunu ifade edelim: İslam
dininin, Müslümanlarla anlaşma yapan hariçteki kâfirlere
ve yine bir İslam ülkesinde yaşayıp cizyesini(vergisini)
veren gayr-ı Müslimlere hayat hakkı tanıması gösteriyor
ki, söz konusu ayet-i kerimeyi din hürriyetine bir
engelmiş gibi yorumlamak gerçeğe aykırdır. İslâm'da,
sözünü ettiğimiz bu iki gurup gayr-i Müslim ile sulh
içinde yaşamak esastır.Onlarla savaşılmaz, onların
hakkı muhafaza alındadır.Bu ayet-i kerime, müslümanlara
iki büyük hedef göstermiştir: 1-Fitnenin (her
türlü kaos ve kargaşanın) kökünü kazımak. 2-Allah’ın
dinini hakim kılmak. Bunlardan
birincisi, evrensel bir barış demektir. Yani, bütün
insanların huzur ve emniyet içinde yaşayabileceği bir
vasat meydana getirilmelidir. Öyle ki, gayr-i müslim bir
devlet, başkasına zulüm etse, bu fitneyi def için mazlum
devlete yardım edilebilmelidir.Şu ayet, bu manayı
teyit eder:“Size ne
oluyor ki, ‘ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu
memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder.
Bize katından bir yardımcı gönder’ diyen erkek-kadın ve
çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’
(Nisa Sûresi,75) Tarihin hemen her devrinde, dünyanın
değişik yerlerinde ayette tasvir edilen manzarayı görmek
mümkündür. Bir takım erkekler, kadınlar ve çocuklar
zulme uğratılmakta, mağdur edilmektedir. Hayatı
işkenceye çevrilen bu insanlar “Ey Rabbimiz, bizi bu
zalimlerden kurtar!” diye yalvarmaktadır. İşte,
bu insanların kurtarılması için mücadele verecek
kimseler çok ulvi bir cihad yapmış olacaklardır.“Allah’ın dinini hakim
kılmak.” hedefinin ise, soruda ifade edildiği
şekilde anlaşılmaması gerekir. Zira, bir başka ayette
açıkça “Dinde zorlama
yoktur.” denilmiştir. (Bakara Sûresi, 256)
Dinde tebliğ vardır. Peygamberimiz hiç bir insanı
zorla İslâma sokmamıştır. Zaten öyle bir şey insan
tabiatına aykırıdır. Silah zoruyla din değiştiren birisi
gerçekte asıl dinini devam ettirir.Hem peygamberimiz
devrinde, hem de sonrasında müslümanlar diğer dinlerin
mensuplarına tam bir din ve inanç hürriyeti
tanımışlardır. Osmanlı devletinin başkenti olan
İstanbul’da kilise ve havraların günümüze kadar gelmesi,
Balkanlarda 400 yıl süren Osmanlı idaresi zamanında
Hıristiyan halkın dinlerini rahatça yaşaması İslâmdaki
din ve inanç hürriyetini açıkça ortaya koyarlar.“Dinin
bütünüyle Allah’ın olması”, sadece Allah’a ibadet
edilmesi manasını ifade eder. O halde, bütün insanların
ancak Allah’a ibadet etmeleri bir müslümanın en büyük
gayesi olmalıdır. Bu ayette, buna engel olan müşriklerle
cihat etmek ve tevhit inancı önündeki bütün engelleri
kaldırmak müslümana gaye olarak gösterilmiştir.
Şadi Eren (Doç Dr.)
“Sizinle savaşanlarla sizde Allah yolunda
savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları
sevmez.” ( Bakara Sûresi,
190)
Ayette şu gibi hususlara dikkat
çekilmiştir. 1-
“Sizinle savaşanlarla savaşın.” Yani, sizinle
savaşmayanla savaşmayın. Nitekim Hz. Peygamber,
komutanlarına “kadınları, çocukları, yaşlıları,
mabetlerde kendini ibadete verenleri öldürmemelerini
sıkı sıkıya tembih etmiştir. 2- Yapılan savaş “fi
sebilillah” yani “Allah yolunda” olmalıdır. Başkaları
yeni ülkeler ele geçirmek, hammadde kaynaklarına sahip
olmak gibi gayelerle savaşıyor olabilirler. Fakat bir
müslüman ancak Allah yolunda savaşır. Yani, yeryüzünde
zulmün, fitnenin, kaosun önüne geçmek gibi gayelerle
mücadele eder. 3- Savaş esnasında
veya sonrasında haddi aşmak, taşkınlık yapmak caiz
değildir. İslamiyet, öldürürken de güzel öldürmeyi
emreder. Mesela, işkenceyle öldürmek veya kulak-burun
kesmek gibi taşkınlıkları yasaklar. Bir başka ayet-i
kerimede ise şöyle buyrulur:“Size ne oluyor ki, ‘Ey
Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar.
Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir
yardımcı gönder’ diyen erkek-kadın ve çocuklar için
Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’ (Nisa
Sûresi,75) İslamda
asıl olan savaş değil, barıştır. Fakat insanlara
zulmedilmesi veya bir devletin başkasına saldırması gibi
durumlarda savaş söz konusudur. Böyle bir durumda İslam
savaşa izin verir. Yoksa, dünyada hiç savaş yokken İslam
böyle bir şey ihdas etmiş değildir. İslamı savaş dini
olarak görenler, kendi tarihlerine baktıklarında
tarihlerinin hemen her dönemlerinde savaş olduğu
realitesiyle karşı karşıya geleceklerdir. Dolayısıyla,
İslamda savaş hükümlerinin olması İslam için bir
eksiklik olmayıp, bilakis bir kemaldir. Zira ayetlerde
ve hadislerde bildirilen hükümlerde, savaş gibi
kaçınılması mümkün olmayan bir realite, bedevi-vahşi bir
görüntüden çıkartılıp medeni- insani bir şekle
getirilmiştir.Şadi Eren (Doç
Dr.)
" Haram aylar çıkınca
müşrikleri bulduğunuz yerde öldürünüz; onları
yakalayınız; onları hapsediniz ve onları her
gözetleme yerinde oturup bekleyiniz. Eğer tövbe
eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık
yollarını serbest bırakınız. Allah affeden ve merhamet
edendir."
Tevbe sûresinin ikinci
âyetinde verilen dört aylık müsaadenin bu aylar olup
olmadığı tartışılmıştı. Kur'ân gelmeden önce Arap
geleneğinde savaşın yasaklandığı aylar vardı. Kur
ân bu geleneği değerlendirip söz konusu aylara "haram
aylar" adını verdi. Önceleri âdet olan bu uygulama,
Kur*ân ile hukuk haline geldi.Haram aylar Veda
haccındaki bildiride de yerini alır;Müslümanların o
aylarda kimseye dokunamayacakları, Bakara sûresinin 217.
âyetinde olduğu gibi burada da hükme
bağlanmaktadır.Bakara sûresi in 194 ve 217 özele, Tevbe
sûresinin dördüncü âyeti de genele hitap
etmektedir. Araplar'ın haram aylarla ilgili âdetleri,
kervanların rahatlıkla Mekke ve diğer şehirlere giderek
ticaret yapmaları için konulmuştu, fakat Kur'ân bunu
insanın değerli oluşu dolayısıyla koymuş, kan akıtmanın
büyük günah olduğunu (Bakara 2/217) belirtmiştir,
insanın değerinin üzerinde başka bir değerin olmadığını
ve bu değerin korunması için söz konusu âdeti
hukuklaştırarak insanlığa hediye etmiştir. 1.
"Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürünüz " Bunun anlamı
her zaman, her yerde, her müşriğin öldürülür " demek
değildir. Peki müşrikler saldırmazlık paktı olan
haram aylar aktıktan sonra mı öldürülecektir? Bu sorunun
cevabını birkaç âyete baş vurarak vermek gerekir:
Enfâl sûresinin 58. âyetinde belirtilen antlaşma\
bozarak müslümanlara ihanet edenler, Tevbe sûresinin 4.
âyetinde belirtilenlerin tersini yapanlar, yani
müslümanlarla antlaşma yaptıkları halde bunun
tersi-eksiklik yapanlar, müslümanların aleyhinde başka
toplumlara yardımda bulunanlar kendileriyle savaşılacak
olanlardır. Bu şekilde davranan müşriklere haram
aylardan sonra savaşılır , bu durumda onların
öldürülmelerine cevaz verilir. Bu konuda Elmalı Hamdi
Yazır'ın, "haram helâl demeden onlar nerede bulunursa
öldürülür" görüşü doğru değildir. Yukarıda
verdiğimiz âyetle doğrultusunda, iman ve ibadet
özgürlüklerine dokunulan, zulmedilenler;
bağımsızlıklarına saldırılan müslümanlar bunu yapmaya
hak kazanmaktadırlar. "Yeryüzünde
fitne ortadan kalkıp din tamamen Allah'ın oluncaya kadar
onlarla savaşınız. (İnkâr ve fitneden) vazgeçerlerse
şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi
görür. Eğer yüz çevirirlerse biliniz ki, Allah sizin
sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır." Her iki âyetin açıklanmasından varılacak
neticeler şunlardır: 1.
"Yeryüzünde fitne ortadan kalkıp din tamamen Allah'ın
oluncaya kadar onlarla savaşınız." Buradaki fitnenin ne
olduğunu anlamak için Enfâl sûresinin 36. âyetine bakmak
gerekir, Mallarını, Allah yolundan insanları alıkoymak
için harcamak, bu konuda insanları ayartma faaliyetidir.
Allah bu dayatmanın, belânın, bozgunculuğun kaldırılması
için savaşa izin vermekte, hatta onu emretmektedir.
Dinin tamamen Allah'ın olmasının anlamı inanç ve din
özgürlüğünün tam anlamı ile hayata geçmesidir. Enfâl
sûresinin 30 ile 34. âyetlerinde geçen inanç ve ibadet
özgürlüğüne mani olmak hem fitne hem de insanları Allah
katından koparmak anlamına
gelmektedir. "Din, sadece Allah'a ait oluncaya
kadar" ifadesine Muhammed Esed, "hiçbir cezalandırma
korkusu duymadan Allah'a ibadet edilinceye ve hiç kimse
başka bir insana korku ile boyun eğmek zorunda
kalmayıncaya kadar" anlamını vermektedir (Bakara 2/193.
âyete yaptığı 170. dipnot açıklaması). İnsanların
inanç ve ibadet özgürlüğünü engellemek için yapılan
bütün zorlamalar, dayatmalar insan ile Allah'ın
arasındaki ilişkileri bozduğundan hem fitne hem de
zulümdür. Bu zulüm ve fitneyi ortadan kaldırmayı
Allah insanlara, yani müminlere hedef olarak tesbit
etmektedir. Özgürlükleri korumak, zulmün alanını
daraltıp kaldırmak savaşa bir sebeptir. Müşriklerin,
Hz. Peygamber'i hapsetme, öldürme veya ülkesinden
çıkarma teşebbüsleri, müminleri ibadet yapmak için
gittikleri Mescid-i Haram'dan geri çevirmeleri, Allah'ın
yolundan insanları alıkoymak için teşkilâtlanmaları
(Enfâl 8/30, 34, 36) bütün bunlar inanç ve ibadet
özgürlüğünü engellemek anlamına gelmektedir. Bu da
savaş sebebi olmaktadır. 2. "Son
verirlerse, şüphesiz ki Allah anların yaptıklarını çok
iyi görür." Burada neye son vermeleri istenmektedir?
Ayetin birinci bölümü bunu açıklamaktadır: Fitneye son
vermek, inanç ve ibadet özgürlüğünü engellemeyi terk
etmektir. Buradaki son verme kavramı direnmeyi bırakıp
değişimi gerçekleştirmeyi ifade etmektedir. Savaşın
çıkmasından önce veya savaş anında bu değişimi
gösterir]erse, artık onlarla savaşmanın bir anlamı
kalmayacaktır. Onların değişimi gerçekleştirmek için
sergileyecekleri eylemleri Allah gözlemektedir.
Bunun anlamı onların değişiminin değerlendirmeye tâbi
tutulacağıdır. Değişim iyiden yana olacağından
ilâhî değerlendirme de iyiden yana olacaktır.( Pr. Bayraktar bayraklı
)
Savaşın gayesi -hiç şüphe yok ki- bütün insanları
zorla müslüman etmek değildir; savaş, isteyenlerin
İslam'a girmelerini, istemeyenlerin ise İslam'ın
hakimiyeti altında dünya nimetlerinden istifade ederek
adalet ve hürriyet içinde yaşamalarını sağlayacaktır.
İşte bu manada ve bütün insanlığa şamil barış, refah ve
mutluluk müslümanların kılıçlarının gölgesi altında
gerçekleşecektir. "Ey insanlar! Düşmanla karşılaşıp
savaşmayı arzu etmeyin, Allah'tan afiyet isteyin.
Düşmanla karşılaşınca da sabır ve sebat gösterin ve
bilin ki cennet kılıçların gölgesi altındadır." diyen
hadis bu manalara ışık tutmaktadır. Yine bu hadise göre
İslam'da savaş arzu edilen, sadistçe zevk alınan bir
vasıta değil, başka çare bulunmadığı zaman başvurulan,
yüce gayelere yönelik bir vasıtadır ( Müslim, el-Cihad, 5. ) Tevbe 29 Kitap
verilenlerden, " Allah’a, ahiret gününe inanmayan,
Allah’ın ve Peygamberinin haram kıldığını haram
saymayan, hak dinini din edinmeyenlerle, boyunlarını
büküp kendi elleriyle cizye verene kadar savaşın. "
Şimdi bu ayet müslümanlara,diğer din mensuplarına cizye
verinceye kadar onlarla savaş yapılmasını mı
emrediyor.Ne alaka Tevbe suresini baştan sona
okuduğumuzda,Peygamberle anlaşma yapmış olan yahudiler
bu anlaşmalarını bozarak, müşirklerle beraber
müslümanlara karşı savaşmışlardır. Yani ortada islam
devleti ile yapılan anlaşmayı bozup savaşan hain bir
taraf vardır, ve bunlar müslümanlara zarar
vermişlerdir.İşte tevbe 29 da emredilen bu hainlerin
verdiği zarara karşılık olarak hakir bir şekilde savaş
tazminatı ödeyinceye onlarla savaşılmasıdır.Yoksa durup
duruken herhangi bir kavim ile,zoraki vergi verinceye
kadar savaşmak değildir.Allah sizi, din hakkında sizinle
savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere
iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.
Çünkü Allah adalet yapanları sever "
Allah sizi, ancak sizinle din hakkında savaşan, sizi
yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden
kimselere dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost
olursa işte zalimler onlardır. " Peki bu ayetleri nereye
koyacağız. Allah teala müslümanlarla savaşmayan
kimselere iyilik yapmamızı ve onlara adil davranmamızı
emrediyor. Bakara..256-" Dinde zorlama yoktur. Çünkü
doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim
tâğutu inkar edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa
yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi
işitir ve bilir." Dinde zorlama olmadığı halde, hangi
gerekçe ile müslümanlar başka kavimlere savaş
açabilirler.Ne diyecekler müslümanlar onlara ya islamı
seçin yoksa cizye verın aksi takdirde sizi imha ederiz
mi diyecekler. Bakara190- "Size savaş açanlarla Allah
yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın.
Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez." Bu
ayettede görüldüğü gibi ayet gayet açık ve net.Eğer
müslümanlar düşmanlar tarafından saldırıya uğrarlarsa
elbette savaşacaklar.Enfal " 39 Siz de ortalıkta
bir fitne kalmayıp din, tamamıyle Allahın dini oluncaya
kadar onlara cihad edin, eğer vaz geçerlerse her halde
Allah amellerini görür." Ayetin sonu eğer vazgeçerlerse
diyor.Eğer kıyamete kadar sürecek bir savaş ise neden
vaz geçerlerse yazıyor ayetin sonunda .ENFAL 30-
"Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya
öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak
kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da
karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların
en hayırlısını kurar." 31- Onlara âyetlerimiz okunduğu
zaman, “işittik, dilersek bunun gibisini biz de
söyleriz, bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey
değildir” diyorlardı.32- Bir vakit de, “Ey Allah, eğer
bu Senin katından gelmiş bir hak kitap ise, hiç durma
üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize daha acı bir
azap ver” demişlerdi.33- Halbuki sen içlerinde iken
Allah, onlara azab edecek değildi. İstiğfar ettikleri
sürece de Allah onlara azab edecek değildir.34- Şimdi
ise Allah’ın kendilerine azab etmemesi için neleri var
ki? Oysa Mescid-i Haram’dan menediyorlar. Üstelik onun
hizmetine ehilkişiler de değiller. Çünkü onun hizmetine
ehil olanlar ancak müttakilerdir. Lâkin çoğu bunu
bilmezler.35- Kâbe huzurunda onların duaları ise ıslık
çalıp el çırpmaktan başka birşey değildir. O halde
inkârınızdan (ve nankörlüğünüzden) dolayı bu azabı tadın
bakalım.,36- Mallarını, Allah yolundan engellemek için
sarfeden o kâfirler, hiç şüphesiz yine onu
sarfedecekler. Varsın sarfetsinler, sonra o yüreklerine
inen bir acı olacak, sonra da mağlup olacaklar. Zaten
kâfirler toplanıp cehenneme gönderilecekler.37- Allah,
murdarı temizden ayırdetmek için ve bir de murdar
kısmını birbiri üzerine bindirip hepsini bir araya
getirmek ve topunu birden cehenneme koymak için böyle
yapar. İşte bunlar o hüsran içinde kalanların ta
kendileridir.38- O kâfirlere de ki: Eğer bu işe son
verirlerse daha önce yaptıkları bağışlanacak. Yok yine
karşı koymaya başlar, isyana dönerlerse, önceki
ümmetlere uygulanan kurallar kendilerine de uygulanacak.
(Artık o ilâhî uygulamayı beklesinler.)39- Ortalıkta
fitne kalmayıp, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya
kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse muhakkak ki,
Allah yaptıklarını görür.40- Yok vazgeçmez de tekrar
eskiye dönerlerse artık bilin ki, Allah sizin
yardımcınızdır. O ne güzel mevla, ne güzel
yardımcıdır.Ayetlerin tamamını göz önünde aldığımızda
görülen odurki, müşrikler sürekli olarak Hz peygambere
karşı bir takım suikast planları peşindedirler.Onlar bu
suikastlarından vazgeçmedikleri sürece elbetteki onlarla
savaş yapılacaktır.bundan doğal ne olabilir ki
( Kemal
Acar )
12. yüzyıl
fıkıhçılarından Ebû Bekir İbnu'l-Arabî'nin27 ve 10.
asrın büyük alimlerinden Cessâs'ın tenkit ve
açıklamaları şöyledir: Nerede bulunurlarsa öldürülecek
olan müşrikler, Arabistan kıtasında o zaman yaşayan ve
müslümanların kökünü kazımaya azmetmiş bulunan
müşriklerdir. Âyetlerin devamlı olan hükümlerinin
bunlarla alâkası yoktur. Savaş ve barış müslümanların
güçlerine, menfaatlerine ve dinin amaçlarına bağlıdır.
Buna göre savaşmak, teklif ederek veya karşı tarafın
teklifini kabul ederek barış yapmak, barış karşılığında
bir şey almak veya vermek caizdir. Âyetler birbirini
neshetmemiş, duruma göre nasıl hareket edileceğini
göstermiştir.Nitekim Peygamberimiz (s.a.) de buna
göre davranarak Medîne'ye geldiğinde bazı Yahudi ve
müşrik guruplarla barış antlaşması yapmıştır. Aynı
şekilde Mekke müşrikleri ile Hudeybiye sulhünu yapmış,
karşı tarafın anlaşmayı bozarak -müslümanlarla ortak
savunma antlaşması yapmış bulunan- Huzâ'a kabilesine
savaş açmalarına kadar barışa sadık kalınmıştır. Necran
Hıristiyanları ile barış antlaşması imzalamıştır. "Savaş
ve barışın güç, fayda ve amaç esaslarına göre
yürütülmesi, bu konuda Ehl-i kitap müşrik farkının
gözetilmemesi" hükmü, anlayışı ve uygulaması ilk
halifeler döneminde de devam edilmiştir.
Savaşla ilgili âyetlere
bakıldığında İslâmın, ancak zulmü, din yüzünden baskıyı
ve haksız saldırıyı ortadan kaldırmak için buna izin
verdiği görülmektedir. İşte bu âyetlerden -burada
gördüğümüz- ikisi (Nisa: 4/75-76), savaşın iki önemli amacını
ortaya koymaktadır: a) Allah rızası, b) Zulmü engelleyip
adaleti sağlamak. "Allah rızası" da fayda bakımından
kullara raci olmaktadır; Allah Teâlâ'nın hiçbir şeye
ihtiyacı bulunmadığından, O'nun rızası için savaşmak,
kullarının yararı, din ve vicdan hürriyetinin temini
için savaşmaktır; Allah mutlak adil olduğu ve zerre
kadar zulme razı olmadığı için "Allah rızası için
savaşmak", adalet, hukuk ve hakkaniyet uğrunda
savaşmaktır. Yine yukarıda meali verilen âyetlerden( Hac: 22/39-40 ) açıkça
anlaşılmaktadır ki hak, hürriyet ve adalet yalnızca
müslümanlar için değil, bütün inananlar, zayıf
olduklarından haksızlığa uğrayanlar için istenmektedir.
İslamda savaşın sebebi başkalarının zararına
maddi menfaat, nüfuz ve hakimiyet sağlamak olamaz. Sebep
haksızlıktır, hukukun çiğnenmesidir; yani din ve vicdan
özgürlüğünün ortadan kaldırılması, insanların yurt ve
yuvalarının ellerinden alınması, zayıfların
sömürülmesidir.Bu husus birçok âyette
vurgulanmıştır.Eğer bu sebep sulh yoluyla ortadan
kaldırılabilseydi, amaca barış yolundan ulaşmak mümkün
olsaydı savaş "israf, zulüm ve mânasız" olur,
dolayısıyla gayr-i meşru hale
gelirdi.
İslam'ın,
farklı din ve inanç sahibi topluluklara bakışını,
onlarla kurulacak ilişkinin şeklini ve amacını ortaya
koyması bakımından şu iki âyet önemli, aydınlatıcı ve
belirleyicidir:
" De ki: Ey Ehl-i
Kitab! Sizinle bizim aramızda eşit olan bir inanca
gelin: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, Allah'ı
bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim'. Eğer bu çağrıyı
kabul etmezlerse onlara 'Şahit olun ki biz müslümanız;
yani bir tek Allah'ın iradesine teslim olmuşuzdur'
deyin" (Âl-i İmran:
3/69 )
"Allah, sizinle din yüzünden savaşmayan ve sizi
yurdunuzdan çıkarmayanlarla iyilik ve adalet
çerçevesinde ilişki kurmanızı size yasaklamıyor. Allah
adalet ölçülerine göre davrananları
sever"
(Mümtehine, 60/8
)
Birinci âyet, aslı
vahye dayanan din mensuplarını, bütün hak dinlerin temel
inancı olan tevhide çağırmakta, bu temel üzerinde bir
dinler arası diyaloğun yolunu açmaktadır.İkinci âyet ise
müslümanları, bir dine inansın-inanmasın bütün insanlar
ile iyilik ve adalet çerçevesinde ilişkiler ve
işbirlikleri kurmaya yönlendirmektedir. Bu âyete
göre barış içinde yaşamak ve bütün insanlığın hayrına
olacak faaliyetlerde işbirliği yapmak için diğer
toplulukların belli bir inanca sahip olmaları şartı
yoktur; tek şart karşı tarafın barış istemesi,
insanların hak ve özgürlüklerine saygı göstermesi,
âyetteki ifadeye göre dinine ve yurduna tecavüz
etmemesidir.
Başka çare kalmadığında
meşru hale geldiği için başvurulan savaş, İslam'a göre
bir katliam, bir körü körüne imha hareketi değildir;
hedefi ve sınırları belli bir askeri harekettir. Bu
hareketten sivillerin, masumların, çevrenin zarar
görmemesi için sınırlamalar ve yasaklar getirilmiştir.
Bu da İslam'da savaşın değil, barışın, intikamın değil,
merhametin, imha ve tahrip etmenin değil, korumanın esas
ve amaç olduğunun başka bir kanıtıdır.
(Pr. Hayrettin Karaman)

 |